|
"Cinsellik: Amerika'da bir tutku. Dünyanın diğer yerlerinde bir
gerçek". Marlene Dietrich
Sene 1955, yer şu bizim eski, iyi Amerika Birleşik Devletleri. Kel
kafalı bir savaş kahramanı olan Dwight Eisenhower, ulusun baba simgesi
haline gelmişti. Sağcı senatör Joe McCarthy, hâlâ yüksek görevlerde
olan kaka kızıllara ve homolara karşı, topluma çok iyi sunulmuş bir
cadı avı sürdürmekteydi. Edepli Edebiyatçılar Derneği, birçok din
adamının da desteği ile, ahlâk seviyesi çok din adamının da desteği
ile, ahlâk seviyesi düşük yerlerde, adeta koklaya koklaya açık saçık
kitap ve film arama işi ile meşguldü.
Birçok yeni yetmenin, insan anatomisi hakkında bilgi edinebileceği tek
kaynak, National Geographic Dergisi idi.
Cici kızların yaramazlık yapmadığı bir zamandı bu. Yapsalar bile
bundan söz etmezlerdi. Ülkenin birçok yöresinde, doğum kontrolü,
kürtaj ve cinsel eğitim yoktu, hâlâ yasaktı. Televizyonda veya sinema
filmlerinde evli çiftler, ancak ayrı yataklarda uyurken
görüntülenebiliyordu. Beyazperde yıldızları saklandıklarından daha
fazlasını belli eden dekolte giysileri ile seyircinin içini
gıcıklarken, o devrin Amerikan kültürüne göre verdikleri mesaj şuydu:
"Bak ama dokunma."
1970'te, cinsel ortam, dramatik bir şekilde değişim gösterdi. Amerika,
birçoklarının Cinsel Devrim olarak adlandırdıkları erotik bir
patlamanın ortasındaydı artık.
Doğanın kontrolü ve yöntemleri tabu olmaktan çıktı. Cinsel eğitim,
okullarda ders olarak verilmeye başlandı. Evlilik öncesi ve evlilik
dışı cinsel ilişkiler daha kabul edilebilir, boşanma daha kolay
gerçekleşir oldu.
Geleneksel tek eşli evlilik, bundan böyle grup yaşamı, komün al seks
ve eş değiştirme ile rekabet eder hale geldi. Bu sosyal serbestlik,
evde veya açık hava festivallerinde, protesto gösterilerinde ve
plajlar gibi topluma açık yerlerde hoşgörü ile karşılanır oldu.
Filmler, yayınlar serbest ve daha açıklayıcıydılar artık. Ayrıca
cinsel araştırma ve terapi yaygınlaştı.
"Neden?" Bu sorunun basit bir cevabı yok.
Edmund White şöyle soruyor:
"Çok yönlü ve yakıcı bir orgazm için duyulan istek, kusursuz ve usta
işi bir performans için hissedilen dürtü, eksiksiz bir cinsel
ilişkinin tam bir cinsel uygunluğa dayandığına inanç, hayattaki
heyecanları tatmak, aşka ulaşmak, kişisel değerleri dışa vurmak için,
seksin tek anahtar olduğuna dair ısrarcılık başka nasıl açıklanır"?
Acaba bugünün cinsel saplantıları, kısmen genel güçsüzlük duygusunun
bir sonucu mu? Başka bir deyişle; insanlar dünya üzerinde bir
etkilerinin olmadığına inanıyorlar ve hiç değilse kiminle beraber
olup, sevişecekleri hakkında söz sahibi olmak istiyorlar.
Arzu Çağı'nda ilişkilerin geleceği nasıl olacak? Sanayi Devrimi, geniş
çiftlik ailesine bir son verdi.
Endüstrileşme sonunda teknolojik bakımdan gelişen toplumumuzda,
anne-baba ve 2.5 çocuktan oluşan çekirdek ailede mi son bulacak? Tek
ebeveynli aileler, kural haline mi gelecek?
1970'ten bu yana Amerika'da yalnız yaşayan erkeklerin sayısı iki
katına çıktı. Artık bekâr yaşam tarzı, ailenin alternatifi mi olacak?
Kendi ayakları üzerinde durarak, yalnız yaşayan bekâr ve boşanmış
kadınların sayısı da gitgide artıyor. Nüfusun bir kısmına, yalnız
yaşayanlara hizmet veren bir sektör gelişti.
Yalnızlar için barlar, gezi turları, dergiler, arkadaş kulüpleri ve ev
eşyaları üretilmeye başladı. Tek porsiyonluk hazır gıdaların, stüdyo
tipi küçük dairelerin, bu insanların arzularına, ihtiyaçlarına göre
çığ gibi artması, bu tür yaşantının varlığının bir kanıtıdır.
Günümüzde salgın olan spor, jogging bile tek kişiye göre
biçimlenmiştir.
Aşırı ihtirasları olan Yuppie ile alay etmek kolaydır. İnsanın kendisi
için yaşamasında ne kötülük var? Buna bencillik, kendini beğenme,
yabancılaşma veya ne isterseniz diyebilirsiniz.
Fakat siz birinci olmaya çalışmıyorsanız, kim birinci olacak?
İyi bir soru. Mecburiyet değil, özgür seçim ve ortak gereksinim
prensibi üzerine oturtulmuş ilişkiler kurabilen bağımsız kişiliklerin
oluşturduğu bir toplum yaratmak, tarih boyunca özgür aşktan yana
olanların ve devrimcilerin ümidiydi. Ama fikir, kimsenin istemediği
bir ilişkiye zorlanmamasıydı. Peki, çaresiz bir biçimde sevgi
ilişkilerini yeğleyenler her seferinde, kendini şaşkın bir durumda
bulanlar ne olacak?
Bugün, geçmişteki cinsel devrimcilerin sadece hayal edebilecekleri
özgürlüklerin pek çoğuna sahibiz. Fakat hâlâ bazı eksiklikler
hissediyoruz. Bizden tam olarak mutlu olma olanağımızı çalan bir şey
var. Bizim için çalışıp, hayatlarımızı birleştireceğine söz veren
gelip geçici moda akımlarını bıkıp usanmadan beklerken, bizi
birbirimizden ayıran bir şey var. Bu eksik şey, toplumsal paylaşma
duygusudur.
Freud'un işaret ettiği gibi, erotik ilişkiler, toplumdaki başka önemli
ilişkiler için bir model oluşturur. Arzu Çağı'nda sekse büyük yer
ayrıldığını biliyoruz. Peki, bizi bir araya getiren, asıl güç Eros'a
acaba yer kaldı mı?
Sürekli rekabet halindeki toplumumuzda; birey, hayatını devam
ettirebilme savaşı içinde sürekli diğer bireylerle karşı karşıya
kalır. Zengin veya fakir hiç kimse, günümüz dünyasında sadece kendi
hayatını yaşamıyor. Suçların artması, çevre kirliliği, savaşlar,
ırkçılık, cinsel suçlar, hastalıklar ve yakınlarımızdakilerin çektiği
acılar hepimizi etkiler.
AIDS, tehlikeli Arzu Çağı'na son mu verecek? Kim emin olabilir ki?
Kesin olan; bu esrarengiz salgın hastalığın, önümüzdeki yıllarda,
ihtiraslarımızın tatmin edilişini etkileyeceğidir.
Bütün salgınlar birbirine benzemez. Örneğin; tifüs ve veba, bir defada
bir insandan bir çok insana geçebilir. Kişi, kendini korumak için
insanlarla ilişkiyi tamamen kesmekten başka ne yapabilir ki? O zaman
bile garantisi yoktur.
AIDS'de durum, tamamen farklıdır. Diğer cinsel ilişki ile bulaşan
hastalıklar gibi, AIDS'in de hem tıbbi, hem de sosyolojik yönü vardır.
Hastalık; pire, bit veya havadaki mikroplarla insanlara geçmez, bozuk
yiyecekler sebep olmaz. AIDS insanların, yaşama ve sevişme tarzlarıyla
yayılır. Bir defada bir kişiye bulaşır. Davranışlarımıza dikkat ederek
riski tamamen ortadan kaldırabiliriz.
AIDS seksin geleceğini etkileyecek mi? Bu soruya kesin bir cevap
verebilmek için, henüz çok erken. Bu hastalık ve etkileri hakkında
biraz fikir sahibi olabilmemiz için, geçmişte yaşanan korkunç bir
cinsel hastalık salgını, "sifilis (frengi)'i incelememizin yararı
olacaktır.
Bugün AIDS'de olduğu gibi, frengi de birdenbire ortaya çıkmıştı. 1452
yılında Fransız ordusu, Napoli'yi kuşatırken, sebebi anlaşılamayan
yeni ve öldürücü bir hastalıkla kırıldı. Belki de, herhangi bir
şekilde bağışıklık kazanılmış, eski bir hastalık yeniden ortaya
çıkmıştı.
Frenginin üç safhası vardır. Önce, mikrop kapan cinsel organda bir
çıban çıkar. Daha sonra bütün cildi yaralar kaplar. Son safhada,
kurbanın kemiklerinde, bağırsaklarında, kaslarında ve sinir sisteminde
korkunç ağrılar olur. Sonuç, delilik ve ölümdür.
İlk salgından bir yıl sonra, İmparator Maksimilyen, adı daha önce hiç
duyulmamış ve bilindiği kadarıyla insan ırkının geçmişinde hiç
görülmemiş bu yeni hastalığa karşı uyarıda bulundu. Frenginin,
uygunsuz cinsel ilişkiler yüzünden değil, Tanrıya ve dine karşı
yapılan saygısızlıklar yüzünden, Tanrının verdiği bir ceza olduğuna
inanıyordu.
Ne sebepten ortaya çıktığı bilinmeyen frengi, çabucak bütün Avrupa'ya
yayıldı. Kimse, frengiye neyin sebep olduğunu keşfedemedi. Bazıları
Satürn, Jüpiter ve Mars'ın astrolojik konumlarının uğursuz oluşuna
bağladı. Başkaları ise Kolomb ve adamlarının, Yeni Dünyada bu
hastalığı kapıp, Eski Dünyaya taşıdıklarına inandılar. Yapılan
güvenilir araştırmalar da bu teoriyi ispat edemedi.
1496'da Alexander Benedict adlı bir İtalyan, frengiyi, cinsel
ilişkinin sebep olduğu bir tür veba olarak tariflerdi. Bu, gerçeğe
oldukça yakındı. 1546'dan sonra, bu hastalık, ahlâki bozuklukla
beraber anıldı. Bulaşmanın kimsenin göremeyeceği kadar küçük
tohumlarla olduğu açıklandı. 1905'e kadar kimse hastalığın nedeninin
tirbuşon biçimindeki frengi mikrobu olduğunu bilmiyordu.
Frengiyi ilaçla tedavi etmek çok zordu ve etkisiz kalıyordu. Açlıktan
öldürecek kadar katı perhizler uygulatılıyordu. Domuz yağı, terebentin
ve cıva ile hazırlanmış merhemler, yaralı ve çıbanlı bölgelere
sürülüyordu. Civanın, bu amaçla, kocakarı ilacı olarak kullanılması
ile şarlatan hekimlik başladı.
1560'ta Gabriel Fallopius, ketenden hazırladığı penis kılıfını
keşfedinceye kadar, kısmen de olsa, hastalıktan koruyucu hiçbir önlem
yoktu. Bugün benzeri lateks prezervatifle, daha güvenli bir seks
önerilmektedir.
İlaçlar işe yaramayınca, sosyal çarelere başvuruldu. Frengili
yabancılar, Fransa'ya sokulmadı. İskoçya'da bu hastalığa yakalananlar;
ya sınır dışı edildiler, ya da yanakları kızgın demir ile damgalandı.
Avrupa'nın diğer ülkelerinde, zengin frengili hastalar, evlerine
kapatıldı. Fakir olanlar daha şanssızdı. Onlar, ya ülkelerinden
kovuldu veya ölüme terk edildi. Hastalığın kendilerine bulaşmasından
korkan doktorlar, onları tedavi etmeyi reddetmekteydiler.
Fahişelere en sert metotlar uygulandı. Yüzyıllardır bir ihtiyaç olarak
göz yumulan genelevler, bütün kıtada kapatıldı. Fahişeler, kırbaç ve
ömür boyu hapis cezaları ile şehirden şehre sürülüyorlardı. Ama frengi
mikrobunu taşıyanlar, sadece profesyonel fahişeler olmadığı için,
hastalık yayılmaya devam ediyordu. AIDS gibi frengi de, zengin-fakir
ayırmadan herkese bulaşıyordu. Binlerce unutulmuş kurbanın yanı sıra,
aşağıda isimleri olan önemli kişiler de bu hastalığın pençesine
düşmüşlerdi: Hollandalı filozof Erasmus, ressam Albrect Dürer,
heykeltraş Benvetuno Cellini, İngiliz Kralı Henry, oyun yazarı Jean
Baptiste Moliere, yazar ve maceraperest Giovanni Casanova, biyografi
yazarı James Boswell, Çar Büyük Petro, İmparator Napolyon Bonapart,
ressam Francisco Goya, şair John Keats, filozof Arthur Shoppenhauer,
besteci Fransız Schubert, şair Heinrich Heine, filozof Friedrich
Nietzche, ressam Paul Gauguin, yazar Oscar Wilde, Winston Churchill
'in babası Lord Randolph Churchill.
Her salgına, cehalet ve korku eşlik eder. Frengide de durum farklı
olmadı. 1788'de Danimarka Hükümeti cesur bir adım atarak, zengin,
fakir, zührevi bir hastalığı olan herkese bedava tıbbi bilgi, bedava
ilaç verileceğini, bedava bakım yapılacağını açıkladı. Plânın bir
kısmı; frengi taraması yapmaktı.
Panik içinde ayaklanan yüz kadar saygıdeğer vatandaş, sopalar ve
değneklerle silâhlanarak, bir devlet hastanesini bastılar. Hiddetle
köpürerek, kadınları ve çocukları rahat bırakılmazsa şiddete
başvuracaklarını söylediler.
Çileden çıkan bir doktor, bu sahneden ürkerek, bu yolla hiçbir
hastalığın kökünün kurutulamayacağını söyledi.
Bu üzücü itiraftan günümüze gelelim. Cinsel hastalıklar, insanların
üzerinde, hastalığın bulaşmasından duyulan endişe ve bedenin
kirlenmesiyle ilgili bilinçaltı korkularının birleşmesinden oluşan bir
dehşete yol açar. AIDS daha duyulmadan çok önce de, bu durum, çoğumuz
için geçerliydi. Cinsel ahlâksızlara karşı Tanrısal bir ceza
verileceğine dair dini inanışlar da bu korkuyu beslemiştir.
Ne yapmalı? İlk iş, gerçekleri bilmektir. AIDS, beden sıvılarının
karışması, cinsel ilişki, damardan uyuşturucu şırınga edilmesi ve kan
değiştirme ile bulaşır. Yani bedenimizle yaptığımız veya bedenimize
yaptığımız şeyler, AIDS'in yayılmasına sebep olur. Bu gerçeği bilmek,
bize belli bir kontrol imkânı verir.
Okulda cinsel eğitim, evde cinsel açıklık, hızlı sonuç veren testler
ve araştırmalar, korunma için prezervatif kullanımı, yabancılarla
cinsel ilişkiye girerken tedbirli davranmak, AIDS ile savaşın diğer
silâhlarıdır. Gerçek sonuç için, bilgi ve dikkat gereklidir, yangına
körükle gitmek değil.
Paniğin hiçbir faydası yok. Dokunmak, aynı ortamı paylaşmak, hatta
hafif bir öpücük gibi gündelik olaylarla bulaşmış hiçbir AIDS vakasına
rastlanmamıştır. Pek çok kişi, hastalığı bu yollarla kapma korkusu
içinde yaşar. Bu yüzden kendilerine ve çevrelerindekilere boşu boşuna
eziyet ederler.
Bu yaygın panik, insanları daha çok yalnızlığa sürükler. AIDS,
yıllarca önemsenmedi ve sadece eşcinselleri etkilediğine inanıldı,
hatta AIDS'e "eşcinsel vebası" ismi takılmıştı. Günümüzde medya,
hastalığın yayılması ile ilgili heyecan verici haberlerle dolu... AIDS
araştırmaları için belki, belli bir miktar korku gereklidir. Belki
nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan heteroseksüellerin, hastalığın
bütün kurbanlarını daha tedbirli bir cinsel hayat yaşamaları için
korkutulmaları gereklidir. Kim bilir belki...
AIDS Eros'u öldürecek mi? Kesinlikle hayır. Ama Eros'u değişmesi için
zorlayacak. Avrupa'da frengi salgınından sonra ortaya çıkan Protestan
Hareket, aşkın evlilikler içinde yaşanması üzerinde önemle durdu. AIDS
çağında, uzun süreli ilişkilerin içinde var olan erotizm
keşfedilmeliydi. Bu, seks mutlaka evliliğe mahkûm olmalı demek
değildir. Bugün kadın ve erkek, eskisine oranla daha eşittir.
Ve cinsel bakımdan daha gelişmiştir. Uzun süreli beraberliklerinde
daha büyük tatminler bulmak sevindiricidir. Böyle ilişkiler, neden bir
gecelik beraberliklerden daha hoşnut edici olmasın.
Frenginin ilacının keşfedilmesinin dört yüzyıl sürdüğünü unutmayın. O
sıralarda, medeniyet ilerliyor ve gelişmeye devam ediyordu. İnsanlar
hâlâ aşık oluyordu. Romantizm hüküm sürüyordu. Aileler kuruluyor, aşk
şarkıları yazılıyor, sanatta erotik eserler yaratılıyordu. Cinselliğin
her olanağı deneniyor, hatta tam bir cinsel özgürlüğün gerçekleşeceği
zamanların hayali kuruluyordu.
Tarih boyunca erotizmde devrim yapmak isteyenler, hiçbir virüsün
bozamayacağı değişiklikleri yapabilmek için çırpındılar.
Tasarladıkları cinsel özgürlük; iki cins arasında yatakta, işte, her
yerde eşitliğini öngörüyordu. Bu özgürlük, bireyin bedeninin
kontrolünü elinde tutma isteğini de içerir. Ve cinsel zevkin sağlıklı
olduğu fikrinden, kişisel doyum sağlanmasından, aileyi de kapsayan,
ama onunla sınırlı kalmayan sosyal bağların kurulmasından destek
görür.
Bu devrimciler, cinselliğin tadının korkusuzca çıkartılabileceği bir
dünya kurmaya çalıştılar. Bugünün şartlarında korkularımızın bizi
sindirmesine, yalnızlaştırmasına izin verecek miyiz? Artık, gerçekte
birbirimize ne kadar bağlantılı yaşadığımızı anlamanın zamanı geldi.
Seksin, hayatımızın biyolojik kaynağı olmaktan öte, önemli bir
gerçeklik taşıdığını, korkular değiştiremez. AIDS Çağında bile, seks
bize gerçek insan olmanın yollarını hatırlatır.
|